Fizik Pazarlık Etmez (Bir BT Çözüm Mimarının Dilinden)
- Fatih Yüksektepe

- 30 Haz
- 5 dakikada okunur

Bir sözleşme imzalandığında, ofiste o tarifsiz ferahlık dalgası yayılır. El sıkışmalar, tebrik e-postaları, satış ekibinin grup sohbetine düşen havai fişek emojileri. O dalga bana ulaşmaz. Bana ulaşan, birkaç gün sonra gelen sade bir mesajdır: "Müşteriye söz verdik, teslim tarihi belli, gerisi sende." Ve o tek cümlede, bu kurumda benim ne zaman akla geldiğim yazılıdır: Ortalık gri bulutlarla kaplandığı zaman.
Ben çözüm mimarıyım. İşim, henüz var olmayan bir şeyin nasıl ayakta duracağını, kimsenin görmediği bağlantıların nasıl kurulacağını, hangi yükün nereye bineceğini önceden görmek. Ama masada bana biçilen rol çoğu zaman bu değil. Bana düşen sıfat "karamsar" oluyor. "Sürekli sorun çıkaran." "İşi büyüten."
Yıllar içinde şunu öğrendim: Satış ve yönetimle aramda yaşanan sürtüşmenin asıl sebebi benim huysuzluğum değil. Sebep, teknolojiyi bilmeyen insanların, teknoloji hakkında tam bir özgüvenle karar veriyor olması. Ve daha kötüsü, bu bilgisizliğin getirdiği o pürüzsüz rahatlığı, benim itirazlarımı bir engel sanmaları.
İzin verin, bu hayal kırıklığının nereden geldiğini açayım.
Bilmediğini Bilmemenin Konforu
Bir konuda ne kadar az şey bilirseniz, o konunun ne kadar derin olduğunu da o kadar az fark edersiniz. Sığ suyu derin sanmazsınız; çünkü dibini görüyorsunuzdur. Tehlike, görünenin altında ne kadar su olduğunu hiç merak etmemekte.
Satışçı ya da yönetici bir teknolojiye baktığında çoğu zaman yalnızca yüzeyini görür: ekrandaki düğme, broşürdeki başlık, demodaki o güzel an. O yüzeyin altında duran kimlik doğrulama, veri bütünlüğü, hata senaryoları, ölçeklenme sınırları, güvenlik duvarları — bunların hiçbiri onun manzarasında yoktur. Görmediği için yoktur, yok saydığı için de basittir.
İşte beni en çok yoran ruh hali budur. Karmaşıklığı görmemek, onu yok etmez; sadece o karmaşıklığın faturasını sonradan, benim önüme getirir. Ve ben "bu sandığınız kadar küçük bir iş değil" dediğimde, gerçeği söylemiş olurum; ama duyulan, "yine zorluk çıkarıyor" olur.
Hiç kimsenin her şeyi bilmesini beklemiyorum. Benim de muhasebenin, hukukun, pazarlamanın inceliklerini bilmediğim onlarca alan var. Ama ben bilmediğim bir konuda karar verirken önce sorarım, çünkü bilmediğimi bilirim. Sorun, bilmediğini bilmeyenlerin verdiği o çatlamaz özgüvenli kararlarda başlıyor.
Slayttaki Yemek
Satış masasında bu körlük en somut hâlini alır.
Bir restoran menüsündeki fotoğrafı düşünün: kusursuz ışık, buğusu tüten tabak, hiç soğumamış. Müşteriye satılan şey çoğu zaman o fotoğraftır. Mutfakta o tabağı gerçekten pişirmek, malzemeyi tedarik etmek, ısıyı tutturmak, zamanı denkleştirmek ise bana kalır. Satışçı fotoğrafı gösterir, alkışı toplar; ben tencerenin başında kalırım.
Mesele şu ki, satışçı çoğu zaman ne sattığını bilmeden satar. "Gerçek zamanlı", "sınırsız", "kendi kendine ölçeklenen", "tek tıkla" — bunlar onun için anlaşmayı bağlayan sihirli kelimelerdir. Bana göre ise her biri, arkasında ciddi bir altyapı, gerçekçi olmayan beklentiler ve günlerce emek barındıran birer borç senedi. Fotoğraftaki yemekle mutfaktaki gerçeği ayırt edecek bilgisi olmadığı için, ikisini aynı şey sanır.
Ve olmayan bir özelliği müşteriye söz verdikten sonra dönüp bana "Sen yaparsın, eminim bir yolu vardır" demesi, kulağa güven oyu gibi gelir ama özünde bir bilgisizlik itirafıdır. Çünkü mühendislik, doğanın kurallarını eğip bükebilen bir el çabukluğu değildir. Söz verilen şey mümkün değilse, benim becerim onu mümkün kılmaz; sadece imkânsızı kibarca açıklama görevini bana yükler.
Toplantıda Çizilen Harita
Yönetim katındaki körlük, satıştakinden daha tehlikelidir; çünkü yetkiyle birleşmiştir. Bir yönetici, bir konferansta dinlediği, bir paylaşımda gördüğü ya da rakip firmadan birinin ağzından kaptığı bir teknolojiyi, ertesi sabah toplantıya "stratejik karar" diye getirebilir. "Artık şu yöne geçiyoruz." "Bizim de böyle bir projemiz olmalı." "Şunu alalım, herkeste var." Teknolojinin çözdüğü problemi, kuruma uygunluğunu, gizli maliyetini hiç tartmadan verilen kararlardır bunlar.
Bu, masada bir harita çizip, o haritanın gösterdiği arazinin gerçekten yürünebilir olup olmadığını hiç sormamaya benzer. Kâğıt üzerinde her şey düz ve kısa görünür. Ben o sırada, çizilen yolun ortasındaki uçurumu, bataklığı, geçilmez nehri kafamda işaretliyorumdur. "Bu rota bu kuruma uymaz" ya da "bunun görünmeyen bedelleri şunlar" dediğim anda ise rolüm hazırdır: gelişime kapalı, ufuksuz, ayak sürüyen.
Oysa benim yaptığım, vizyona karşı çıkmak değil; vizyonun zeminini yoklamak. Bir hedefin arzu edilir olması, ona giden yolun var olduğu anlamına gelmez.
En Yüksek Sesin Yetkinlikle İlişkisi
Asıl sinir bozucu olan, satışçının ya da yöneticinin teknik olmayışı değil. Beni yoran, yıllardır aynı işin içinde olup en temel kavramları öğrenmeye tenezzül etmemek ve buna rağmen o kavramlar üzerine hüküm verme cüretini taşımak.
Bunun kökleri, kendi ülkemizin bilişim kültüründeki daha derin bir çarpıklığa uzanıyor: bilgiyi değil unvanı, yetkinliği değil pozisyonu, gerçek kavrayışı değil duvardaki sertifikayı konuşan bir anlayış. Bir konuyu bilmek ile o konuda bir kartvizit taşımak sanki aynı şeymiş gibi davranılıyor. Masaya en yüksek unvanla oturan kişinin, en doğru teknik kararı vereceği varsayılıyor.
Ama doğanın kuralları kimin kartvizitinin daha kabarık olduğuyla ilgilenmez. Bir sistemin taşıyabileceği yük, o sistemi savunan kişinin makam koltuğuyla artmaz. Ne yazık ki masada çoğu zaman en yüksek ses, konuyu en az bilen kişiden gelir; ve o ses, sessizce doğru olanı bastırır.
Bana yüklenen o "ukalalık" etiketinin gerçek kaynağı şudur: sizin sattığınız ya da karar verdiğiniz şeyi sizden daha iyi anlıyor olmam ve sizin onu anlamamak için bunca direnç gösteriyor olmanız.
Anlamak İstemeyene Anlatmanın Bedeli
İşin en yorucu tarafı, bir gerçeği, onu anlamak istemeyen birine defalarca basitleştirerek anlatmak ve sonunda yine ikna olmadığını görmektir. Bir sistemin neden gecikeceğini, bir entegrasyonun neden riskli olduğunu, bir vaadin neden tutulamayacağını anlatmak için saatlerce benzetme üretirim. Mümkün olan en sade dile indiririm. Ve tüm bu emekten sonra çoğu zaman aldığım karşılık tek bir cümledir: "Yani yapılamaz mı diyorsun? Rakipte var ama."
Bir süre sonra insan anlatmaktan vazgeçiyor. Uzun açıklamaların yerini kısa, kesin cevaplar alıyor: "Olmaz." "Riskli." "Önermem." Çünkü ne kadar çok açıklarsan o kadar çok yanlış anlaşılacağını ve sonunda yine ikna edemeyeceğini öğrenmişsin. Tam da burada üzerime yapışıyor o "soğuk", "iletişimsiz", "geçimsiz" yaftası. Oysa detaydan kaçındığım yok; sadece anlamaya niyeti olmayan birine anlatmanın bana neye mal olduğunu hesaplıyorum.
Sessiz İşleyen, Gürültüyle Çöken
İyi bir mimari kendini göstermez. Yıllarca pürüzsüz çalışan bir sistem için kimse "ne güzel tasarlanmış" demez; sorunsuzluk zaten beklenen şeydir. Onu ayakta tutan yüzlerce doğru karar görünmez kalır.
Ama o sistem bir kez sendelediğinde, herkesin işaret parmağı aynı kişiye döner. Üstelik o sendeleme çoğu zaman benim kararımdan değil, satışın olmayan bir şeyi söz vermesinden ya da yönetimin teknik gerçeği duymazdan gelmesinden doğmuştur. Başkasının görmek istemediği uyarının bedelini, en sonunda ben öderim.
Başarısı sessiz, başarısızlığı gürültülü olan; üstelik kendi hatalarının değil, başkalarının görmezden gelmesinin sonuçlarını taşıyan bir işi yapmak — o "karamsar mimar" tablosunun altında yatan asıl yıpranma budur.
Söylemek İstediğim
Bu yazı, çözüm mimarının kusursuz olduğunu söylemiyor. Kendini anlatmak yerine etrafına duvar örmeyi seçen, becerisini tevazu ile dengeleyemeyen meslektaşlarım da var; anlaşmak iki taraflı bir sorumluluktur. Ama genel olarak baktığımda, o "frenci, karamsar mimar" portresinin altında bireysel bir geçimsizlik değil, sistemli bir bilgisizlikle didişmenin yorgunluğu var.
Daha uyumlu bir mimar istiyorsanız çözüm, ona iletişim kursu aldırmak değil. Çözüm çok daha sade:
İmza atmadan önce sorun. Bir özelliği müşteriye söz vermeden, hiç değilse mümkün olup olmadığını öğrenin. Karar vermeden önce anlamaya çalışın; bir konferansta duyduğunuz parlak şey, kurumunuzun gerçeği değildir. Masaya unvanı değil yetkinliği oturtun; çünkü hiçbir kartvizit, bir sistemin taşıyabileceği yükü artırmaz. Ve "olmaz" dendiğinde, bunu isteksizlik değil, sizin göremediğiniz katmanları gören birinin uyarısı olarak okuyun.
Ben sizin önünüzdeki engel değilim. Engel, doğanın değişmez kuralları; ben sadece onları size tercüme etmeye çalışan kişiyim. Fizik kimseyle pazarlık etmez, en yüksek sesle konuşanı kayırmaz, en iyi satışçıya indirim yapmaz. Benden tek istediğim, beni o değişmez kurallarla karıştırmayı bırakacak kadar öğrenmeniz. O kadarı bile, aramızdaki gerilimin yarısını eritmeye yeter.


Yorumlar